oyaun

Selma ile Selil

 Selil, bir delikanlı idi. Aslanlar yatağında korkusuz, yiğitler harmanında yegane-i cihan bir delikanlı. Daha on beşine gelmeden edep ve irfanı ile obanın en şöhretlisi olmuştu. Bir gece rüyasında dayısının kızı Betül Selma’ nın bir kelebek olduğunu, cıvıl cıvıl renkler arasında neşeyle uçan bir kelebek olduğunu gördü. Ama bu kelebeğin Selma’ dan Selma’nın da bu kelebekten hiç haberi yoktu. Uyandığında bir yolunu buldu, Selma’ ya rüyasını anlattı ve onun mu gitgide bir kelebeğe benzediğini, yoksa kelebeğin mi ona benzemeye çalıştığını sordu. Betül Selma yalnızca güldü.

  Kitabın anlattıklarını buraya kadar yazmak herkeste bir merak uyandırmıştı. Onun, cildi dağılmak üzere olan kitabı önüne çekip devam eden satırlara gözlerini çevirdiği sırada Ömer, yanında oturan kızın kulağına eğilip ”Bihruze…” diye fısıldadı, ”Şimdi de kelebekler rüyalarında kendilerini sen olarak görebilmek için uykuya dalıyorlar mıdır acaba?!…” Bihruze kızaran yanaklarını saklamaya çalışarak başını öne eğdi.

  Selil, rüyalarından taşan muhabbetini Selma’ ya bildirmek için bir mektup hazırladı. Mektubunda Leyla ile Mecnun’ un adını andı ve en son satırda Selma adını Leyla adıyla birlikte yazdı.

  Selil dayısının muvafakatıyla Betül Selma’ yı zevce olarak aldı. Nikahtan sonra muhabbet şarabının ilk yudumunu içmek üzere Selma’ yı asil bir devenin sırtına kurulmuş mahfeye bindirdi, atını eyerledi ve komşu obadaki yurduna götürmek üzere yola çıktıllar. Selma bir ay parçasıydı, öyle bir ay parçası ki ışığı mahfeden taşıyordu. Sanki gökteki dolunay onun peşinden sürüklenip geliyordu. Biraz gittiler. Selil bir ses duydu. Atının dizginlerini bırakıp yere eğildi ve çölü dinledi. Kumlar ona uzaktan bir bölük atlının yaklaşmakta olduğunu söylüyordu. Nal seslerinin şiddetine bakılırsa sayıları on beş yirmi kadar olmalıydı. Gözlerini ufka dikti ve kılıcını çekip bekledi. Sonra ay ışığında gölgeler belirdi, zırhlarına bürünmüş, elleri kılıçlı, yüzleri peçeli savaş erleriydi bunlar. Selil, düşmanları olduğunu anlamıştı. Canına kast edecekleri ve Selma’ yı kaçıracakları belliydi. O halde daha atak davranmakta yarar vardı. Kararını verip atını mahmuzladı. İlk atılışta birkaçını yere serdi ama kendisi de ağır yaralandı. Sonra Selma’ nın yanına geldi. Onu deveyi çökertmiş, mahfeden çıkmış çırpınırken buldu. Bir silahı olmadığına yanıyordu Selma. Selil’ i de yaralanmış görünce temelli çıldıracak gibi oldu. Sevdiği erkeğin elindeki kılıcı alıp atını mahmuzladı bu sefer de düşman üzerine o atıldı. Selil mani olmaya çalıştıysa da yarasının verdiği halsizlik yüzünden onu durduramadı. Bir müddet sonra Selma da  yaraları toprağa bulanmış, göğsünden kanlar akar halde geri döndü. Selil ona baktı ve adeta yalvardı: ‘Sevgili! Düşmanlarım az sonra benim kanımı nasıl akıtacaklarsa ben de şimdi senin kanını öyle akıtsam gerek. Kıyamet gününde namusum için hor ve kederli kalkmamaya ant ederek yapmak isterim bunu. Olmaya ki dudaklarından bir başkası murat almasın, düşmanımın eli sana dokunmasın!’ Selma cevap verdi: ’ Allah’ a ant içerim ki eğer sen benim kanımı dökmezsen ben kendi elimle yine döker, senin kanına karıştırırım. Kıyamet gününde hor ve kederli kalmamaya ant olsun; şimdi senin bu düğümü önce çözmen daha uygundur, vur haydi!…’ Selil, Selma’ nın yakasının düğmesinden bile kıskandığı, saçları değdiği vakit bile içinin eridiği o kuğular gibi boynunu tek kılış darbesiyle biçti.

   Sevgilisinin ışığı bir nefeste sönmüştü. Sonra Selil son gücüyle davrandı, ayağa kalkıp düşmana saldırdı. Son düşmanı da son nefesini verirken kendisi şevk ile sevgilisinin ardından gitti. Onun ipek saçları üzerine kapandığı sırada ruhunu teslim etti. Bir kahraman olarak ölmüştü. 

   Selil’ in obası bunu duyunca yakalarını yırtıp saçlarını yolarak koştular. İki gencin ölülerini kabristana getirip ikisini aynı mezara koydular. Ta ki yeraltında bahtiyar uyuya ve yine bahtiyar uyanalar.

    Hikaye bittiği vakit Bihruze kendini toparladı. Nasıl olmuştu, ne zaman olmuştu hiç bilmiyordu; Ömer’ in eliyle kendi elinin parmaklarını sımsıkı kenetlenmiş buldu. Ömer de şaşırmış, o da ne olduğunu fark edememişti.Hangisi diğerinin elini tutmuştu? Bir an olmuş, zaman durmuş ve ikisinin ellerini tutuşturup yeniden başlamış gibiydi. Peki, ama nasıl olmuş da birleşmişti elleri? Acaba bir kelebek rüyası mı görüyorlardı? Eğer öyleyse ikisi o rüyadan aynı anda nasıl uyanmışlardı? Şimdi ikisininde ayrılan elleri yanıyordu. Ömer, samimiyet ve ciddiyetle fısıldadı: 

  ”Kıyamet gününde hor ve kederli kalkmamaya ant olsun mu Bihruze?”

  ”Bin kere ant olsun!”

  ”Milyon kere ant olsun!”